Ferrari'yle Ciguli (1)
AYDAN ÇELİK
Geçtiğimiz Salı Birgün Yazıişlerinin telefonu çaldı. Arayan Cumhuriyet’ten bir gazeteci dostumuzdu. O sabah Birgün’ün arka sayfasında yazan günün sözüne takılmıştı. “Bir at, eğer arkasında onu takip eden ve yakalayacak başka atlar yoksa, hiçbir zaman hızlı koşamaz” yazıyordu orada. “Ne yani?” diyordu telefondaki ses “arkamızda kovalayan olmazsa koşacağımız yok mu?. Tam da kapitalizmin ideolojisi.”
Başka dillerde var mıdır bilmem ama Türkçe'de koşmak fiilinden üretilmiş “koşuşturmak” diye bir eylem var. Daha çok hayat gailesi içindeki pozisyonu anlatmak üzere kullanılan bir tekerleme gibi. Hani bir yere yetişmeye çelışıyorsunuz da son an da kaçırmışsınız gibi. Hay allah keşke biraz erken çıksaymışım gibi.
Hazır gazetemizden bir alıntıyla başlamışken devam edelim. (Hey gidi Birgün. Koca bir derya gibisin!) Birkaç gün önce Murat Karataş imzasıyla çıkan haber, bir önceki belediye döneminde Karaköy- Kabataş arasına döşenen rayların yarattığı kaosu anlatıyordu. Hatta Tophane’de yine Belediye'nin koyduğu bir tabelanın fotoğrafı da habere eklenmişti. Tabelada “Yakında buradan o kadar hızlı geçeceksiniz ki, bu yazıyı okuyamayacaksınız” yazıyordu. O esnada örneğin bir belediye otobüsündeyseniz yazıyı 15-20 tur okuma ihtimaliniz var demektir. Zira trafik o noktada en az 15-20 dakika tıkanıyor.
Kötü bir şaka gibi.
Bu yazı yayınlandığında Ankara-İstanbul arasını 5 saate indireceği söylenen hızlı tren seferlerine başlamış olacak. Deneme saferlerinde sağlam tabak çanak kalmadığı söylenmişti. Bakalım ne olacak?
Hız, malum kapitalizmin kerametinden sual olunmaz kutsallarından. Otomobil ise, hız dininin en rafine mümini. Yine hız Modernizmin Postmodernizme devrettiği miraslarından. Kendini Kapitalizmin alternatifi değil de rakibi gören reel sosyalizmin’de baştacı metaforlarından. Modernizmin insanlık tarihine kattığı birçok şey sorgulanıyor, ama nedense kimse hızından taviz vermek istemiyor.
Oysa, bu yüzyılın en etkili fikir adamlarından biri olan İvan İllich 1975’te verdiği bir konferansta özetle şöyle diyordu: “...Sinai büyüme ve eşitlik birbiriyle çelişkilidir.Makina gücünün süresiz olarak insan gücünün yerini alabileceği yanılsaması da bu sayede sürüyor...Bir toplum yüksek enerji tüketimini hedeflerse, o toplumun toplumsal ilişkilerine teknokratlar hükmedecektir.... İster kapitalist ister sosyalist olsun öyle bir toplumda yaşamak tatsız tuzsuz olacaktır.... Katılımcı demokrasi düşük enerjili teknolojiler gerektirir...ulaşımı toplumsal olarak yıkıcı hale getiren kritik unsur aşırı hızdır...”
Sosyalizm bu konularda kapitalizmle aşık atmaya çalıştı . Ama sonuç hepimizin malumu. Elektrifikasyonun mistifikasyonu, durumu kurtarmaya yetmedi.
Madem konuya buradan girdik. Buradan devam edelim.
İki tanıdık şeyi karşılaştıralım: Ferrari ve Ciguli...
Önce Ferrari’den başlayalım. Dünyanın bu en hızlı otomobilinin kırmızısı, elmanın kırmızısından bile daha ünlü. Otomobilin fallik çağrışımlarına girecek olursak konu çok uzar ama değinmeden geçmeyelim. Spor otomobillerin genellikle iki koltuğu olur. Direksiyonda çoğu zaman bir erkek yan koltukta bir “şarışın bomba” oturur. (Geçtiğimiz haftalarda İngiltere’de yapılan bir ankette erkeklere “hafta sonunuzu bir Ferrari’yle mi geçirmek istersiniz, Yoksa Pamela Anderson’la mı?” sorusu sorulmuş. Ankete katılanların %90’ı Ferrari cevabını vermiş.) Hoş Bir İstanbul Masalı’nın bedbaht çocuğu Demir Arhan Ferrari’ye biniyor ama, yukarıda çizdiğimiz klişeye uymuyor. Onu arabasının koltuğunda çoğu zaman yalnız otururken görüyoruz. Ne diyelim. Her teorinin bir gediği vardır.
Gelelim Ciguli’ye. Bazı okurların “Ne alaka?” dediğini duyar gibiyim. Açıklayayım. Ciguli’yi biz, akordion çalan, ufak tefek bir adam olarak tanıdık. Oysa Ciguli Sovyetler Birliği’nde üretilen “çok hızlı” bir araba markasıymış. Bizim tanıdığımız Ciguli gençliğinde o kadar hızlı akardion çalarmış ki, Bulgaristan’da “Yav sen bu aleti Ciguli gibi hızlı çalarsın. Senin adın bundan böyle Ciguli olsun” demişler.
Ferrari imgesi Pamela Anderson’la Ciguli ise Çalgıcı Karısı Binnaz’la örtüşüyor. Yapacak birşey yok. Zihin bu. Bağlasan durmaz.
Otomobillerin hayatımızı, hayatımızı geçtim semantiğimizi nasıl şekillendirdiğine dair çok sıkı bir örneğim var. Birkaç sene evvel bir grup arkadaş Kapadokya’ya gittik. Ihlara civarında uzun bir yürüyüş yapıyoruz, bir taraftan da gökyüzünde uçan yırtıcı kuşları izliyoruz. O kadar çok ve etkileyiciler ki. Akşam dönerken heyecanımızı bölgenin yerlisi olan şoförle paylaşmak istedik: “Usta yahu, burada ne kadar çok Kartal, Şahin var.”
Şoför yan gözle baktı ve ekledi: “Yooo, aslında Reno daha fazladır.”
Bakış sayfalarının editörü Tan benim bisiklete olan merakımı bildiğinden, konuyla ilgili birşeyler yazmamı istedi. Ben de biraz yaya haklarından, otomobil fetişizmiden filan dem vurur, ordan bisiklete geçeriz demiştim. Ama görülüyorki lafı toparlayamadan yerim tükenmiş.
Olmazsa haftaya devam ederiz.
Ne dersin Tan?.. Bakarız da ne demek? ... Söyleyecek dünya kadar lafım var ya...Valla kısa yazacak kadar vaktim yoktu ya... Ayarla bişeyler ya...
(Bu yazı 2004'te BirGün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.)
|